"Özgürlük insanlara duymak istemediklerini söyleme hakkıdır."
Bu çok tanıdık cümleyi neredeyse ezbere biliyoruz değil mi? Gerçekte de kimine göre ne kadar rahatsız edici bir cümle. Bence aslında özgürlük dendiğinde maalesef aklımıza genellikle bize yakın olan fikirler, bizim gibi düşünen insanlar geliyor. Ya da otoriteyi kendi konforumuza göre şekillendirmek.
George Orwell’da özgürlüğü benzer şekilde kelimelere döküyor. Başkasının canını sıkan, huzurunu bozan, hatta bazen düzenini tehdit eden sözler.
Gündelik hayatta bunun karşılığı çok basittir. Bir toplantıda, bir aile konuşmasında ya da bir arkadaş grubunda fikrinizi ifade etmeyi içinizden düşünün. Muhtemelen söylenebilecek iki tip cümle vardır. Biri söylenmesi kolay, diğerini de biliyorsunuz. Aradaki fark çoğu zaman düşüncenin doğruluğu değil, yaratacağı sonuçla ilintilidir.
İnsanlar içinde bulundukları gruba göre çoğu durumda ne söylemek istediklerini değil, neyin sorun çıkarmayacağını tartarak konuşur. Birey için dışlanmak, yanlış anlaşılmak ya da “huzuru bozan kişi” olmak gerçek bir korkudur. Bu yüzden ifade özgürlüğü sadece hukuki bir hak değildir. Aynı zamanda ilişkilerle, güç dengeleriyle ve rollerle yakından ilgilidir. Yani çoğul olarak içinde bulunduğumuz toplumun hem değer yargıları hem de kültürel alt yapılarıyla bazen buluşmak, bazen de vedalaşmaktır.
Sosyodrama, bireyin iç dünyasından çok, içinde bulunduğu toplumsal düzeni ve bu düzenin dayattığı rolleri sahneye taşır. Anne, baba, yönetici, çalışan, öğretmen, öğrenci, kadın, erkek, genç. Bu roller yalnızca kim olduğumuzu değil, kime ne kadar konuşabileceğimizi de belirler. Bazı roller konuşmaya daha yakındır. Bazıları ise sessizliğe.
Sosyodrama çalışmaları sırasında çoğu zaman şuna tanıklık ederiz. Yukarıdaki paragrafın tam tersi olarak karşımızda aynı cümleleri duyan vardır. Aynı cümleler bir kişi tarafından söylendiğinde doğal karşılanırken, başka biri söylediğindeyse gerginlik yaratır. Sorun cümlenin içeriği değil, cümleyi kimin söylediğidir. Doğal olarak duyanlardan biri de bizizdir.
George Orwell’in özgürlük tanımında bireyin duymak istemediği şeyleri söyleyebilmek, herkese eşit dağılmış bir imkân değildir. Bazıları için bu yalnızca bir fikir beyanıdır. Bazıları içinse ilişki kaybetme, etiketlenme ya da dışlanma riskidir.
Sosyodrama sahnesinde bu eşitsizlik açıkça görünür olur. Kim söz alabiliyor? Kim konuşurken sözü kesiliyor? Kim kendini açıklamak zorunda kalıyor? Peki, şu soru “Kim sustuğunda fark edilmiyor” olursa? Çok acıklı olmaz mı?
Sosyodrama, bu soruları doğrudan cevaplamak için değil, birlikte görebilmek için vardır. Sahne üzerinde insanlar bir çatışmayı, bir adaletsizlik hissini ya da uzun zamandır konuşulamayan bir konuyu canlandırdıklarında, sadece bireysel hikâyeler ortaya çıkmaz. Aynı zamanda içinde bulundukları toplumun küçük bir modeli de görünür hâle gelir.
Orwell’in sözünü sadece politik bir çerçevede yüceltip kalıplandırırsak büyük bir hataya düşeriz. İçeriğinin çoğu zaman sandığımız gibi büyük kürsülerde değil, küçük ilişkilerin içinde sınandığını da görebiliriz. Bir iş yerinde yapılan bir espride, bir aile sofrasında kurulamayan bir cümlede, bir arkadaşlıkta yutkunulan bir itirazda.
Sosyodrama bu küçük anları büyütür. Görünür kılar. Üzerinde durulmasını sağlar.
Haydi, birlikte düşünelim. Sizce de başkasının söylemesine izin verdiklerimiz gerçek özgürlük müdür? Ya da duymak istemediğimiz cümleyle karşı karşıya kaldığımızda ne yaptığımız mıdır? Karşı tarafa kendimizi ifade edebilecek cümle kuramamanın getirdiği panik anları mıdır?
Bence George Orwell’in sözlerinin hatırlattığı özgürlük, çoğu zaman hoşumuza gitmeyen bir gerçekle kendi sanal hücremizde baş başa kalabilmektir.
Sosyodramaysa, o hücrenin çatısı altında durabilmenin yollarını arar.