Sosyodrama ve Tuzun Yokluğu

Sosyodrama ve Tuzun Yokluğu

 

“Sunduğun her şey yetmediyse, yokluğunu sun. Çünkü tuz menüde yazmaz ama eksik olduğunda mutlaka hissedilir.”

Bu söz Yıldız Kenter’e atfediliyor. Kaynağını kesin olarak doğrulamak mümkün olmasa da, cümlenin kendisi üzerinde düşünmeye değmez mi sizce de?

Özellikle şu kısmı: “Tuz menüde yazmaz ama eksik olduğunda hissedilir.”

İşte ben tam da burada dağılıyorum. Çünkü genelde ailem de bilir, yemek yapmak hem hobim hem de rahatlama alanımdır. Hem de her gece. Bir elimde kaşık, kulaklarım ocak sesindedir.

Hayatımızdaki bazı insanların bazı duyguları ve bazı rolleri vardır. Varlıkları o kadar doğal kabul edilir ki onları çoğu zaman fark etmeyiz. Ta ki bir gün eksilene kadar...

Açıkçası bir sofrada tuzun adı her zaman menüde yazmaz. Ama eksildiğinde herkes fark eder. Çünkü bazı şeylerin değeri, varlığında değil, yokluğunda görünür.

Fakat burada benim aklıma başka bir şey daha geliyor:

Benim yemeğimdeki tuzla senin beklentin olan tuz aynı değil ki.

Ben yemeğimden tuzu senin için çıkaramam. Sen kendi tabağına, kendi damak tadına göre tuz ekleyebilirsin. Fazla ya da az tuz koyduğunda ise sorumluluk biraz da sana aittir.

Ben, kaşığım ve ateşin sesi bir bütünüz. Ortaya çıkan yemek benim sunumumdur. Ama o sunum, senin eklediklerinle başka bir anlam da kazanabilir.

Belki sosyodrama ile bağlantı tam da burada başlıyor.

Sosyodrama çalışmalarında bir grubun önüne bir durum koyarsınız. Herkes farklı bir rol üstlenir. Aynı olay, birkaç dakika içinde farklı insanların gözünden yeniden yaşanmaya başlar. Böylece kişi kendi hikâyesinden biraz uzaklaşıp toplumsal rollerin, ilişkilerin ve çatışmaların içine bakabilir.

Bir apartmanda alınan bir karar düşünelim. Belediye başka bir şey söylüyor, kat malikleri başka bir şey düşünüyor, çocuklar başka bir ihtiyaçtan söz ediyor, yaşlılar geçmişi hatırlatıyor. Bir kişi ise bütün tartışma boyunca sessiz kalıyor.

Sonra o rollerden birini oyundan çıkarıyoruz. Bir anda bir şey değişiyor. Belki kimse onun yokluğunu ilk anda fark etmiyor. Fakat bir süre sonra konuşmaların yönü değişiyor, bazı sorular cevapsız kalıyor, grubun dengesi bozuluyor.

İşte o anda anlıyoruz: Bir kişinin sesi kadar, sessizliği de grubun parçasıdır.

Sosyodramanın benim için kıymetli taraflarından biri de bu. Bize yalnızca “Kim konuşuyor?” sorusunu değil; “Kim konuşamıyor, kim dinlenmiyor, kimin varlığı sıradan kabul ediliyor?” sorularını da sorduruyor.

Belki de yokluğunu sunmak, sorgulamak da burada başka bir anlam kazanıyor.

Üzerinde düşündüğümüzde sosyodrama bize şunu hatırlatıyor. Hepimiz aynı sofradayız ama herkesin tuz ihtiyacı aynı değil. Benim sunduğum şey, senin eklediğin anlamla değişebilir.

Tuzun adı menüde yazmaz. Ama eksikliği hemen hissedilir.

Kısaca mesele tuzu sunmak değil, sofradaki herkesin kendi tadını bulmasına izin vermektir.

 

Önceki BlogICF CCE Onaylı Yaratıcı Drama Teknikleri ile Koçluk Yetkinlik ve Becerilerini Geliştirmek