Bir Nehirden Birlikteliğe
Bir çaydan dereye, ardından Tuna’ya ve yine ardından garip bir şelaleyle Karadeniz’e 'Sosyodramadan’da Benden Bize'
Johann Strauss II’nin Mavi Tuna’sını dinlerken insanın zihninde ister istemez bir nehir canlanıyor. Müzik sanki önce küçük bir akıntı gibi başlıyor, sonra genişliyor, hareketleniyor ve kendi yoluna başka sesleri de katarak ilerliyor. Valslerin belirginleşmesiyle birlikte müzikteki akış da büyüyor. Başta duyduğumuz temalar ilerleyen bölümlerde yeniden karşımıza çıkıyor. Ancak beklentilerin zıtlığında artık aynı yerde değiliz. Müzik değiştikçe biz de onunla birlikte başka bir noktaya taşınıyoruz.
Strauss’un 1825’te Viyana’da başlayan müzik yaşamı da bir bakıma böyle bir yolculuk. “Vals Kralı” olarak tanınan besteci, valsi yalnızca dans edilen bir müzik olmaktan çıkarıp konser salonlarına taşıyan isimlerden biri oldu. Mavi Tuna ise ilk ortaya çıktığında bugünkü ününe sahip değildi. Zaman içinde büyüyerek farklı ülkelerde, farklı insanların ortak hafızasına yerleşti.
Tuna Nehri'ne baktığımızda da buna benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Küçük dereler, akarsular ve daha büyük kollar kendi yollarından ilerleyerek Tuna’ya katılıyor. Sava, Drava ve Tisza gibi kollar, geldikleri yerlerin izlerini taşıyarak büyük akışın bir parçası oluyor. Tuna onları yok edebilir mi? Hayır, Tuna içinde birleştirdiği zenginliklerle yoluna devam ediyor. Sonunda Karadeniz’e ulaşan bu büyük akış, aslında pek çok farklı birlikteliklerin birbiriyle buluşması, sarılması, kucaklaşmasıyla oluşuyor. Hatta bu açılan kucak Karadeniz’in asil sahipliği değil midir?
Bu düşünce beni Maurice Ravel’in Boléro’suna götürüyor. Burada ise başka bir şey oluyor. Temel ritim neredeyse değişmeden devam ederken müziğe birer birer yeni sesler katılıyor. Önce tek başına duyduğumuz bir melodi, başka enstrümanların katılmasıyla giderek büyüyor. Her yeni ses, daha önce duyduğumuzu değiştirmeden ona başka bir anlam ekliyor.
Sonunda başlangıçta hayal bile edemeyeceğimiz kadar büyük bir hayat planı ortaya çıkıyor. Bu yapı bireylerin kendi yaşanmamışlıkları ya da hayata dair yaşanabilme ihtimalleri kurguları olamaz mı?
Belki de “Ben” ile “Biz” arasındaki ilişkiyi anlatmak için bundan daha güzel örnekleri bulmak zor.
Bir insan bir gruba girdiğinde kendi geçmişini, düşüncelerini, alışkanlıklarını ve rollerini yanında getiriyor. Tıpkı Tuna’ya katılan bir nehir kolu gibi.
Tabi ki birey muhtemelen yalnızca kendi yolunda değildir. Başkalarının davranışları onun davranışlarını, onun seçimleri de grubun diğer üyelerini etkiler. Böylece ortaya, tek tek bireylerin toplamından biraz daha farklı bir şey çıkar. Nedir o? İlişki.
Sosyodramada yalnızca “Ben ne hissediyorum?” sorusuna bakılmamalı, “Bu grubun içinde ne oluyor? İnsanlar hangi rolleri üstlenebilir? Bir kişinin davranışı diğerlerini nasıl etkileyebilir ki? gibi soruların önemi farklı bir boyuta evrilir. Aynı durumun içinde bulunan insanların birbirlerinden nasıl etkilendiklerini görmek, bazen olayın kendisinden daha öğretici olabilir mi? Değil mi?
Bu yönüyle psikodrama ve sosyodrama arasında da doğal bir ayrım ortaya çıkar. Psikodramada bireyin kendi yaşamı, duyguları ve kişisel ilişkileri daha merkezdeyken, sosyodrama ortak yaşantılara, toplumsal rollere ve insanlar arasındaki ilişkilere yönelir. Biri daha çok “Benim hikâyemde ne oluyor?” diye sorarken, diğeri “Biz bu durumun içinde nasıl davranıyoruz?” sorusunun peşine düşer.
Strauss’un müziği, Tuna’nın kolları ve Ravel’in Boléro’su aslında bence aynı düşünceyi farklı biçimlerde ve zarif bir kaliteyle hatırlatıyor. Bir bütün, yalnızca onu oluşturan parçaların yan yana gelmesiyle mi, yoksa asıl değişim, parçalar birbirleriyle karşılaştığında mı başlar?
Merak etmeyin “Ben” kaybolmayacak hatta “Biz”in içinde yeni bir anlam kazanacak. Bu yazıyı okuduktan sonra sizce de bütün bu yolculuğun sonunda geriye tek bir soru kalmaz mı?
Birlikte olduğumuzda birbirimizi nasıl değiştiriyoruz?